İskoçya’da Yelken, Müzik ve Viski

Uçak Edinburgh havaalanına yaklaşırken içimdeki heyecan artmaya başlamıştı. Yıllardır düşlediğim batı İskoç adalarını boylu soylu (Tallship) bir yelkenli tekne ile gezme hayalim gerçekleşmek üzereydi…

1903 yapımı olan “Flying Dutchman” beni bekliyordu, üstelik hiç tanımadığın dünyanın farklı ülkelerinden insanlarla, tanımadığım denizlerde bir maceraya atılıyordum. Geziyi daha keyifli hale getirmek için denize açılacağımız Oban Limanı’na varmak için programa bir tren yolcuğu da eklemiştim. Edinburgh’tan Oban’a Glascow aktarmalı bir tren yolculuğu yapacaktım. Tren biletimi internetten aldığımda fark etmediğim tek sorun uçağın inişinden sonra havaalanından Edinburgh Haymarkt istasyonuna ulaşmak için sadece 45 dakika zamanım olduğuydu.

Neyse ki uçuşta rötar olmadı. Uçak tam zamanında piste kondu. Ben de tüm hızımla pasaport kontrolünden geçip ilk taksiye bindim. Taksiye binerken İstanbul trafiğinde yaşayan biri olarak umutsuz gözlerle taksiciye yetişirmiyiz diye sordum. Taksici bana gülerek merak etme yetişiriz, kahve içecek zamanın bile olur dedi. Gerçekten de ‘Scottich Rail’ ile de Glascow’a giden trendeki koltuğuma yerleştiğimde içimde müthiş bir mutluluk hissettim. İşte başlıyordu.

Edinburg-Glascow-Oban güzergahı gerçekten görülmeye değer bir doğa panaroması. Tren Loch Lomond milli parkından geçerken pencereden yansıyan yeşilin mavinin iç içe geçmiş güzelliği insana huzur veriyor. Yandaki masadaki gençler bira içip gürültülü İskoç aksanları ile eğlenirken ve karşımdaki yaşlı hanım beyaz şarabını yudumlayıp kitabını okurken ben gözümü bir an bile pencereden ayırmadan yansıyan büyüleyici güzellikleri izledim. Yeşilin ve mavinin bu denli iç içe geçmiş dansı beni büyülemişti.

Yaklaşık dört saatlik bir tren yolcuğundan sonra zihnimde unutamayacağım manzaraların izleri ile Oban istasyonuna vardım. Artık Flying Dutchman’le tanışmak için dakikalar kalmıştı. Hava beklediğimden daha sıcaktı bu durum beni mutlu etti. Kaptanı cep telefonundan arayıp nereye geleceğimi sordum. Bir yandan Oban kasabasının güzelliğini seyrederken bir yandan marinayı bulup pontona ulaştım, işte Boylusoylu Yelkenli Flying Dutchman karşımda gülümseyerek beni karşılıyordu.

Tekne 1903 yılında inşa edilmiş ardından farklı zamanlarda refit edilmiş bir Ketch’ti, aynı zamanda 370 beygir gücünde Caterpillar bir motora da sahipti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde 13 farklı insan buluştuk, tanıştık, zamanla kaynaştık; denizi seven insanlar dünyanın hangi coğrafyasından olurlarsa olsunlar birbirlerine benzerler çünkü hayata benzer açılardan bakan insanlardır. Turumuzun adı yelken viski ve müzik turuydu. Teknede Amsterdam’da konservatuarda hocalık yapan klasik müzik kompozisyonu eğitimi almış ama klasik caz ve etnik müzikler konusunda da çok bilgili bir müzisyen olan Joost vardı. Yanında iki gitar, bir akerdeon, bir gayda ve bir keman getirmişti. Üstelik bu geziye ülkelerinde profesyonel olarak müzikle uğraşan deniz sevdalısı bir baba oğul bir de karı koca eklenince müzik gezinin harika bir parçası haline geldi.

Gece kaptandan kısa bir hoş geldin brifingi alıp dinlenmeye çekildik. Kamaralarımız basit ama temizdi her kamarada iki kişilik bir ranza, bir giysi dolabı, küçük bir banyo tuvalet vardı. Üstelik temiz havlu ve sıcak su da cabası.

1. Gün

İlk sabah çan sesi ile uyandık kaptan detaylı olarak önce tekneyi tanıttı. Güvenlik ile ilgili kuralları hatırlattı, rotamızı tanıttı ve görev paylaşımı yaptı. Beş günlük bir seyir olacaktı. Nöbetleşe herkes her görevi yapacaktı. Sadece mutfak, kaptanın üç yıl Fransa’da şeflik eğitimi almış kızı Inge’nin sorumluluğundaydı ve o da bize yolculuk boyu tekne yemeklerinin ne kadar lezzetli olabileceği konusunda iyi bir ders verdi. Heyecanla limandan palamar çözmeyi beklerken benim gibi sıklıkla akdenizde seyir yapanların sadece teorik olarak aşina olduğu bir durum ilk dersim oldu, limandan ayrılmak için suların yükselmesini beklemek gerekiyordu.

Deniz seviyesinde birkaç metre değişikliğe yol açan gelgit bu coğrafyada seyir yapan denizcilerin dikkate alması gereken bir durumdu. Böylece öğlen saatlerine kadar Oban kasabasını gezme ve kasabanın tarihi gelişiminde önemli katkısı olan Oban viski damıtma tesisini ziyaret etme fırsatım oldu. Viski yapım aşamalarını ve damıtma için kullanılan büyük bakır kazanları gördüm. İskoç viskisi adını alabilmek için İskoç yasalarına göre viskinin on yıl fıçılarda dinlenmesi gerekiyor. Bu fıçılar viskinin aromasını ve rengini belirlemede önemli rol oynuyor. On yıl fıçılarda dinlenen viskinin bir kısmı ise fıçıdan buharlaşıyor. Bu kısım bildiğiniz gibi meleklerin payı yani “angels share” olarak adlandırılıyor buna gözlerimle tanıklık etmiş oldum.

Öğlen olduğunda limandan ayrılarak ilk durağımız Crinan’a doğru seyre başladık. Hayatımda ilk kez bir teknede hiç vinç kullanmadan yelken trimi yaptım çünkü teknede vinç yoktu. Böylece boylusoylu yelkenlilerin direk bölgesindeki halat kalabalığının nedenini de anlamış oldum. Tüm yelkenler sadece palanga kullanarak kol kuvveti ile basılıyordu ve trim ediliyordu. Babafingo yelkenler için de direğe tırmanmak gerekiyordu.

Krinan 19.yy da İskoçya’da yapımı çok moda olan kanallardan bir tanesinin başlangıç bölgesi. Yelken ve motoryelken seyirle ilk gün akşamı limana vardık. Krinan çok küçük bir yerleşim alanı birkaç ev ve bir oteli var. Otelin çatı katında otel sahibinin kalıcı resim sergisi var, isterseniz satın alabiliyorsunuz da. Yerleşimin çok güzel bir doğa yürüyüş parkuru var yaklaşık 7-8 kilometre. Bu durum daha sonra da dikkatimi çekti. İskoçya’da çok küçük yerleşimlerde bile doğa yürüyüş parkurları var. Böylece önce güzel bir doğa yürüyüşü yaptık. Ardından teknede mükellef bir akşam yemeği yedik ve ardından viskiler yudumlanırken gitarlar çıktı keyifli bir müzik şöleni başladı. Bu arada seyir arkadaşlarım akustik gitarla çaldığım MFÖ ve Bülent Ortaçgil şarkılarını da çok beğenerek keyifle dinlediler.

2. Gün

Rotamız önce Iona adası ve Staffa adasını görüp ardından Ulva adasında Cragaig koyunda uygarlıktan uzak bir koyda geceyi alargada geçirmekti. Krinan kanalından çıkıp Iona adasına doğru yelken bastığımızda çevrede yoğun akıntıların karşılaşması nedeniyle girdaplar oluşturan adeta fokurdayan denizler beni çok etkiledi. Tabii kaynayan suların üzerindeki balık peşindeki martı sürüleri de görsel şöleni tamamlıyordu.

Iona adası tatil ve doğa yürüyüşleri için mükemmel bir yer. Yemyeşil doğası ve uzun yürüyüş yolları var. İnsanın içine huzur ve mutluluk veriyor.

Ardından hiç unutamayacağım doğası ile Staffa adasına ulaştık. Adanın açığına demir atıp dingi ile karaya çıktık. Amacımız hem bazalt sütunlarını görüp hem de bölgeye özel renkli gagalı bir martı türü olan ‘Puffin’ gözlemekti. Kaya sütunlar gerçekten postmodern bir sanat eseri gibi bir etki yaratıyor insanda. Adanın ortasında da dalgaların uğuldadığı bir deniz mağarası vardı. Staffa adasında puffinleri izlemek için birkaç kilometrelik harika bir doğada yürüyüş yaptık. Puffinler sırtlarda türeyerek denizde balık avlamak için bekliyorlar. Renkli gagaları ile gerçekten çok sevimli canlılar. Ama ne yazık ki resimlerini çekemedim. Gece sessiz koyda doğayı dinleyerek başladığımız gece, yemek sonrası birlikte çalınan müzikle ve birlikte söylenen Bob Dylan şarkıları ile sonlandı.

3. Gün

Sabah kahvaltıdan sonra demir alarak Mull adasının en güzel limanı olan Tobermory’ye yelken açtık. Tobermory renkli evleri ile limana girişten itibaren insanı büyüleyen bir kasaba ve tabii tüm adalar gibi Mull adasında viski damıtma merkezleri ile ünlü. Bu güzel kasabada daçok güzel bir gün ve gece geçirdik. Tobermory fenerine kadar 3-4 km çok güzel bir doğa yürüyüş parkuru var. Önce güzel bir yürüyüş yaptık, ardından Gece lokal bir tavernada tüm denizci dostlarla gecenin ilerleyen saatlerine kadar gitar, akerdeon ve kemanla müzik yaptık ve şarkı söyledik.

4. Gün

Rotamızı başladığımız güzel kasaba Oban’a çevirdik ancak Oban’a gelmeden yolcuğun son durağı, geçmişi 13.yy’a uzanan ve halen MacLean Ailesine ait görkemli bir İskoç şatosu ziyaretiydi. Mull adasının batı kıyısında bulunan Duart Şatosun’un açıklarında demirledik. Dingi ile kıyıya çıkarak şatonun bulunduğu tepeye tırmandık. Şato hem dış görünüşü hem manzarası hem de içinde bulunan MacLean ailesine ait tarihi giysiler belgeler ve mobilyaları ile çok etkileyiciydi. Karaya çıkmadan Joost bize güzel bir sürpriz yaptı, yerel İskoç kıyafetleri giyerek ve gayda çalarak şato turu öncesinde bizi farklı bir dünyaya taşıdı.

Akşamüstü Oban gülümseyen yüzüyle bizi karşılarken hepimiz kısa ama çok yoğun geçen bir yolcuğun anıları ile dolmuştuk. Gece teknede veda partisi yapıldı. Dünyanın dört bir köşesinden gelen farklı dilleri, farklı dinleri, farklı gelenekleri olan bir avuç insan denizin ve denizciliğin ortak dilinde buluşup kaynaşmıştık. Herkes birbirine telefonları ve e-mail adreslerini verdi, beş kısa günde tanışıp kaynaşıp dost olmuştuk. O gece son kez teknede konakladık.

5. Gün

Ertesi sabah valizler toplandı, vedalaşıldı. Benim planım trenle aynı yolculuğu yaparak Edinburgh’a geri dönmek, geceyi İskoçya’nın bu görkemli başkentinde geçirerek ertesi gün İstanbul uçağına binmekti. Dönüş için istasyona vardığımda daha önceden tren bileti almış olmama rağmen bir sürpriz beni karşıladı. Oban Glascow hattında tren aşırı doluydu ve yer rezervasyonu yapmamış yolcular için Glascow’a yolculuk otobüsle yapılacaktı. Bu sefer daha öncede tren ile yaptığım güzergahı otobüsle yaparak bu güzel coğrafyanın farklı yerlerini de görmüş oldum. Gece havaalanı otelinde konakladım. Bu kadar gelmişken bir gece de olsa bu güzel şehrin tadını çıkarmalıydım. Otele giriş yapar yapmaz hemen üstümü değiştirip kendimi şehir merkezine attım. İskoçya’da mutlaka yenmesi gereken iki şey var: işkembeden yapılan haggis ve güveçte geyik eti. Edinburgh’taki son gecemde ikisini de tattım. Ertesi gün İstanbul uçağına bindiğimde geçirdiğim yoğun ve güzel hafta nedeniyle kendimi biraz yorgun ama çok mutlu hissettim.

Prof. Dr. O.Gökhan Demir

Tıbbi Onkoloji BD, Tıbbi Onkoloji Koordinatörü

Önceki

Kusursuz Perde Yok ise O Zaman “Doğuştan Satışçı” da Yok!

Sonraki

Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) Tanılı Çocukların Eğitimleri ve Toplumsal Katılımlarının Desteklenmesi