LÖSEMİ’NİN İLK TARİHİ

On dokuzuncu yüzyıl, akrep ve yelkovanın her yüzyıldan daha hızlı döndüğü, bilginin ve bilgiye ulaşmanın her türlü erdemin önüne geçtiği, insanın içindeki bilinmeyene ulaşma tutkusunun tüm toplumsal, dinsel zincirlerinden boşaldığı ve bu hıza koşut olarak hematolojinin de çok hızlı ilerlediği bir yüzyıl oldu.
Bu yüzyılın iki önemli ismi Bennett ve Wirchow’dur. Bu iki bilim adamı aynı zamanda ve birbirlerinden habersiz olarak literatürdeki ilk lösemi hastalarını bildirmişlerdir. Paris’de Fransız hekim Dr Donné’nin mikroskopik tanı yöntemleri dersini izleyen Dr Bennett, Edinburg’da çalıştığı hastanede Dr Donné’nin konferans sırasında söz ettiği hastalara benzeyen bir hasta gördü. Bir süre takip ettiği hastanın ölümünden sonra yayımladığı makale, bildirilen ilk lösemi olgusu olarak tarihe geçiyordu. (Bennet JH: Case of hypertrophy of the spleen and liver, in which death took place from supuration of the blood. Edinburgh Med Surg J, 64;413-423,1845)
Büyük bir şans eseri olarak Dr. Bennet ile birlikte ve aynı yıl içinde lösemi hastalığını tanıyan ve yayımlayan ikinci bilim adamı Dr Wirchow’dur. Wirchow, henüz 24 yaşında ve Berlin’de Charité hastanesinde çalışırken Marie Straide adında 50 yaşında bir bayan hasta takip etti. Kısa bir süre sonra kaybedilen hastanın otopsisini yapan Dr Wirchow’un patoloji raporundaki şu cümle dikkat çekicidir. “damarların içi cerahati andıran bir kütle ile dopdolu idi …”. Wirchow, mikroskopi raporunda renkli ve renksiz hücre oranlarının anormallik gösterdiğini, görülen hücre sayısının çok arttığını “her üç yüz kırmızı hücreye bir beyaz hücre düştüğünü” belirtiyordu. Bugün, Wirchow’un tanımladığı hastalığın “kronik lösemi” olduğu sanılmaktadır. “Weisses Blut” başlıklı bu yazı Bennett’dan sadece 6 hafta sonra yayımlanmıştır. Dr Wirchow, 1847 yılında bu makalenin ardından yeni bir makale daha yayımlamış ve ilk kez “leukhemia” terimini kullanmıştır.
Carl Rudolph Wirchow, sadece bilim adamı olarak değil, politik kimliği ile de önemli bir tarihi kişiliktir. O, Prusya’da incelemeler yapmak için gönderildiği bölgede saptadığı tifus salgınının sorumlusunun yönetim ve bozuk sosyal koşullar olduğunu bildirdiğinden yönetimin ciddi tepkisini çekmiş bir muhaliftir. Aynı günlerde patlak veren 1848 devrimi öncesi Berlin’de barikatlarda çarpıştığı da iyi bilinmektedir. Aynı Wirchow daha sonraki yaşantısında bir çok tıbbi reform için savaşım vermiş, halk sağlığının korunmasına yönelik çalışmalarda bulunmuştur. Hatta bir süre oldukça liberal düşüncelere sahip olan ve yayımlanan makalelerin çoğunu kendisinin yazdığı bir haftalık dergi de çıkarmıştır.
Löseminin Amerika kıtasında ilk kez tanındığı yıl 1852’dir ve ilginç olan hastaya tanı konulmasına yardımcı olan patoloğun adının Addinell Hewson olmasıdır. Söz konusu patolog ünlü Dr William Hewson’nun torunudur.
Löseminin alt gruplarının varlığını ilk fark eden Paul Ehrlich’dir. Geliştirdiği boyama teknikleri sayesinde kan hücrelerinin yapısal görünümleri ve löseminin varyantları daha iyi anlaşılmaya başlanmıştır. Ehrlich’in bulguları, löseminin farklı tipleri olduğunun ve bu farklı tiplerin farklı klinik seyir ve tedavi biçimleri olabileceğinin anlaşılması sürecinde çok önemli bir başlangıçtır. Lösemi hastalığı ilk yıllarda hep kronik bir hastalık olarak kabul edilmiştir. Uzun yıllar, hastalığın neden olduğu ateşin kontrolü için kinin, ishal ve ağrı kontrolü için opium ve türevleri, kansızlık için ise demir kullanılmıştır. Bir çeşit antibakteriyal etkinlik sağlamak için ise hasta bedenine iyot sürülmüştür.
Löseminin tanınması ve tedavi çabaları ile dolu geçen uzun yılların sonunda tam tedavi edilebilen ilk lösemi hastası 1932 yılında rapor edilmiştir. Zürih’ten bildirilen bu olgu bir Amerikalı’dır ve hasta arsenik tiroksit ile dalak ışınlamasının da içinde olduğu bir rejim kullanılarak tedavi edilmiştir. Bu hastanın bir diğer önemi, uygun kan naklinin yapılarak o günün koşullarında güçlü bir destek tedavisinin de uygulanabilmiş olmasıdır. Lösemi tedavisinde arsenik tiroksit kullanımı oldukça eskidir. İlk kez 1865 yılında lösemi tanısı konulan bir bayan hasta arsenik tiroksit ile birkaç ay yaşatılabilmiştir. Lösemi hastalığı, çok uzun yıllar hep ölümcül bir hastalık olarak kabul edilmiş ve hastalara pek de güçlü sayılmayan bir destek tedavisi vermek ve kötü talihleri yüzünden onlara acımak dışında hiçbir şey yapılamamıştır. Lösemi hastalarının kaderinin değişmeye başlanması, ne yazıktır ki, başka insanlık trajedilerinin sayesinde olmuştur. Birinci ve ikinci Dünya Savaşı sırasında “mustard” –hardal- gazının insan kemik iliği üzerine toksik etkisi olduğunun gözlenmesi ile başlayan süreç sonucu, ilk kez 1943 yılında alkilleyici bir ajan olan “nitrojen mustard” lösemi tedavisinde kullanılmaya başlamıştır. (Goodman LS, Wintrobe MM, Dameshek W, et al. Nitrogen mustard therapy. Use of methyl-bis(betachloroethyl)amine hydrochloride and tris (betachloroethyl)amine hydrochloride for Hodgkin disease, lymphosarcoma, leukemia, and certain allied and miscellaneous disorders. JAMA, 132:126-32,1946) Bu ilaç, o günün koşullarında kabul edilebilir bir yan etki profiline sahiptir ve hastaların bir bölümünde geçici bir iyilik hali sağlayabilmektedir.
Günümüzde hiç de küçümsenmeyecek bir kür yüzdesine sahip olan lösemi hastalığı ile savaşta bir diğer önemli kilometre taşı ise kemik iliği nakli fikrinin gelişmesidir. Günümüzde kemik iliği nakli sadece löseminin tedavisinde değil, lenfoma, multipl miyelom gibi bazı kemik iliği kaynaklı kanserlerin ve bazı solid organ tümörlerinin de tedavisinde kullanılan seçkin bir tedavi biçimidir. Kemik iliği naklinin öyküsü aslında hiç de yeni değildir. Bu fikrin doğuş tarihi 19.yy’ın sonlarına dek uzanmaktadır. O dönemlerde, anemik hastalara kemik iliği veya dalak parçalarının yedirildiği veya kas içine injekte edildiği bilinmektedir.

Önceki

Yeni Bir Salgın 2019-nCoV

Sonraki

Meme Kanseri Farkındalık Ayı