Kalp ve Damar Hastalıklarından Korunmak için Koruyucu Önlemleri, Yaşam Tarzını ve Tüm Risk Faktörlerini Önemsemeliyiz

Kalp ve Damar Hastalıklarından Korunmak için Koruyucu Önlemleri, Yaşam Tarzını ve Tüm Risk Faktörlerini Önemsemeliyiz

Prof. Dr. Vedat Aytekin

Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Kardiyoloji uzmanıyım aynı zamanda da öğretim üyesiyim. Ünvanım Profesör Doktor ve kardiyolojide özelleştiğim alan anjiyo balon stent, yani girişimsel kardiyoloji dediğimiz alan. Şu anda Amerikan Hastanesi Kardiyoloji bölümünün başındayım, aynı zamanda Koç Üniversitesi Kardiyoloji Bölümündeyim. Bir taraftan da Türk Kardiyoloji Derneği’nin başkanlığını yürütüyorum.

Türk Kardiyoloji Derneği’nin ülkemizde üstlendiği rolü ve çalışmalarını kısaca anlatır mısınız?

Türk Kardiyoloji Derneği 1963 yılından beri faaliyet gösteren ve kamu yararına hizmet veren bir dernektir. Buradaki hedefimiz, meslek derneği de olduğumuz için meslektaşlarımızın eğitimine katkıda bulunmak ve tıp öğrencilerine de eğitim desteği sağlamaktır.

 Bir taraftan da halkımıza kalp sağlığı ve kalp hastalıkları ile ilgili bilgilendirme amaçlı çeşitli kampanyalar yürütüyoruz. Dolayısıyla misyonumuzu; gerçek yaşam, geleneksel medya ve bunun yanısıra Twitter, Instagram, Facebook gibi sosyal medya kanalları üzerinden gerçekleştiriyoruz ve halkımızın kalp sağlığı ve kalp hastalıkları ile ilgili doğru bilgilenmesine katkıda bulunuyoruz.

Türkiye kalp ve damar hastalıklarında ne durumda?

Kalp ve damar hastalıkları, dünyada önde gelen ölüm nedenlerinden birisi ve Türkiye’deki ölümlerin yaklaşık %40’tan fazlasından sorumlu. Yaklaşık her yıl, 200 bine yakın insanın kalp hastalığına tutulduğunu tahmin ediyoruz. Toplumsal olarak kalp hastalıklarını Avrupa’ya göre daha yüksek oranda yaşıyoruz.

Kalp ve damar hastalıklarına sebep olan önemli faktörler nelerdir? Genetik faktörlerin ne derece etkisi vardır?

Biz bu konuya zemin hazırlayan risk faktörlerini beş başlık altında topluyoruz. Bunlardan birincisi genetik yapı, ikincisi tansiyon yüksekliği, üçüncüsü şeker hastalığı, dördüncüsü tütün ürünleri kullanımı, beşincisi ise kolesterol ve kan yağlarının yüksek olması. Bu beş başlık içindeki genetik kısma bakarsak; annede-babada 65 yaştan önce kalp rahatsızlığı varsa, bu durum geçiş riskinin yüksek olabileceğini düşündürmektedir.

Kalp ve damar hastalıklarından korunmak için neler yapılması gerekir?

Yukarıda saydığım beş faktörden genetiği değiştiremeyiz ama bunun dışındaki diğer dört faktör için ne gerekiyorsa yapmak lazım. Örneğin şeker hastalığı, kalp hastalığına en çok neden olan hastalıklardan bir tanesidir. Bu nedenle şeker hastalığı olan bir kişinin şeker kontrolünü çok sıkı yapması gerekir. Çünkü bunun arkası, sonraki yıllarda damar hastalığı ile birlikte gelebilir. Diğer taraftan kolesterolü yüksek kişilerin, kolesterol kontrollerini de aksatmaması gerekir. Artık, kolesterol değerini kişiye özel kolesterol değeri olarak değerlendiriyoruz. Yani kolesterol değerinde, herkeste aynı rakamda tutmaya çalışmıyoruz. Mesela, kalp damar hastası olmuş, bir girişim geçirmiş veya bypass olmuş bir hastanın kolesterol değerinde, kötü kolesterol değerini (LDL) 55 mg/dL’e kadar düşürme gereğimiz var. Ama hiç riski olmayan, sağlıklı bir bireyde 100 mg/dL civarında olması yeterli olacaktır diyoruz. Bu konuda çok fazla spekülatif konuşmaların zaman zaman televizyon programlarında ve basında çıktığını görüyoruz. Ancak bizim doğrumuz, bilimsel gerçeklerdir. Sadece hastalarımızı doğru bilgilendirme tarafındayız. Çünkü bu söylediğim gerçekler, gerek kolesterol gerekse diğer risk faktörleri için bütün Avrupa ve Amerika derneklerinin hemfikir olduğu, bizim derneğimizin de hemfikir olduğu ve arkasında bilimsel dayanakları olan ve zaman zaman yenilenen kılavuzlara dayanıyor.

Tansiyon değerlerini de aslında, başka risk faktörlerine sahip kişilerde daha düşük tutmaya çalışıyoruz. Ama genel olarak tansiyon değerinden herkesin haberdar olması lazım, yani tansiyonunu ölçmeyi herkesin bilmesi gerekir. Ve ölçtüğü zaman da, bizim klasik olarak 12-8 gibi çok idealize ettiğimiz bir rakam var. Aslında sınırlara baktığımız zaman büyük tansiyonun 14’ü, küçük tansiyonun da 9’u geçmemesini istiyoruz. Ama eğer küçük tansiyon 8 buçuğunda altında olursa daha çok memnun olacağız. Büyük tansiyon da 13’ün altında olsa daha da memnun olacağız. Yani bu söylediğim rakamlar çevresindeki rakamlarda tereddüde düşüyorsa hasta, mutlaka doktora başvurmalı ve rakamları normal seviyeye indirmeli.

Tütün ürünlerinden hiç bahsetmeyelim bile. Ülkemizde bir dönem tütün ürünlerine çok güzel bir kampanya şeklinde önlem alındı. Hakikaten kapalı yerlerde hiç tütün ürünü içilmez oldu. Ama son zamanlarda giderek bu ticari yaşamın da birazcık zorlaması ile lokanta ve kafe gibi yerlerin daha sıkışık ve daha kötü kısımlarına sigara içmeyenleri oturtarak biraz sigara içilen alanları tekrar genişletmeye gidildi. Biz buna tamamen karşıyız. Tütün ürünleri için, “Elektronik sigara içiyorum” diye kendini savunmak isteyen hastalarımız oluyor. Bu kabul edilemez, sigara sigaradır. Tütün tütündür… Bunun her türlüsüne karşı çıkmak gerekir. Dünya Sağlık Örgütü bir tane sigara içen kişiyi tiryaki kabul ediyor. Yani sigaranın azı çoğu olmaz, uzağında durmak lazım.

Bunun dışında yaşam tarzı değişikliği de çok önemli. Bunun en kötü örneğini pandemi sırasında gördük. Herkes evine kapandı ve yürüyüş yapılamaz oldu. Hareket kısıtlandı, yeme alışkanlıkları bozuldu. Kilolar arttı. Hareketsizlik arttı. Bu bizim hiç istemediğimiz bir şey. Çünkü bir kişinin kalp hastası olmamak için en az 300 dakikalık haftalık yürüyüş süresini makul bir hızla tamamlamasında fayda var. Biz mutlaka hareketli olmayı öneriyoruz. Diyet olarak tabii ki daha Akdeniz mutfağına yatkın bir diyetin damar sertliği açısından avantajlı olduğunu biliyoruz. Karbonhidratların ve kilo almanın bu açıdan iyi olmadığını gayet iyi biliyoruz. Bu yüzden kilo konusundan da uzak durmak gerekiyor. Karbonhidratlardan uzak durmak yani şekerli ve unlu gıdalardan uzak durmaya çalışmak en iyi yol olacaktır.

Kalp ve damar hastalıklarının tedavisindeki girişimsel yöntemler hakkında bilgi verir misiniz?

Bir kişinin kalple ilgili sorunu olduğu zaman sıralı olarak birtakım tetkikler yapılır. Hastaneye başvuran hastayı önce doktor dinler, sorgular, daha sonra muayene eder. Eğer bunların ötesinde kalp hastalığıyla ilgili birtakım tetkikler yapmak gerekirse; kalbin elektriksel durumunu ölçen kalp Elektrokardiyogramı (EKG) tetkiki vardır. Daha sonra ekokardiyografi dediğimiz kalbin ultrason yöntemiyle değerlendirildiği, kalp kasının nasıl kasıldığı, kalp kapaklarının bozukluğu var mı yok mu sorusuna cevap veren görüntüleme incelemesi vardır. Bir de efor testi vardır. Efor testi de daha çok kalp damarlarına ilişkin bilgi almak için yaptığımız bir testtir. Bu testlerden herhangi birinde bizi, kalp ve damar hastalığı ya da kalp kapak hastalığı olduğuna yönelik veriler destekliyorsa bizi bir adım daha ileriye yani girişimsel yöntemlere yönlendirir.

Girişimsel yöntem olarak en çok bilinen anjiyografi yöntemi var. Bu yöntem ile hastaların kasık bölgesindeki ya da koldaki atar damarından girerek, kalbe ulaşıp X ışınını geçirmeyen bir ilaç kullanarak damarların filmi çekilir. Eğer orada bir darlık varsa, o darlığın içinden geçip balonla açıp stent koyulur. Eğer hasta tüm bunlara müsait değilse bir açık kalp ameliyatı olan bypass yöntemine başvurulur. Tabii bu sıralamada çok keskin uçlar yok, bazen gri alanlar da var. Bu sebeple tüm tetkiklerin bir araya getirilip, doktorun inisiyatifi ile verilecek karar hastaya uygulanır.

Koronavirüs pandemisinin kalp ve damar hastalıklarına etkisi nasıl oldu? Bu durum hastaların hastaneye başvurularını etkiledi mi?

Koronavirüs çıktığı zaman az önce bahsettiğim evde kapanma meselesi ve insanların hastaneye gelme korkusu ortaya çıktı. Her şeyden önce kalp hastalarının kalp krizi geçirdikleri zaman hastaneye gitmekten korkmaları nedeniyle daha az hastaneye başvurmalarına sebep oldu. Bu da evde kalp krizi geçirme oranlarını artırdı. Bunun bir rakamı yok yine ama bütün dünyada görüldü bu. Yani bütün Dünya ülkelerinin kardiyoloji dernekleri “kalp hastalarına ve kalp krizi geçiren hastalara ne oldu?” diye sordular. 2019 yılında yaptığımız bir araştırmada Türk MI çalışması kapsamında, ambulans kullanımının iyi olduğunu fakat enfarktüslü hastaların ambulanstan çok kendi imkanlarıyla hastaneye gitmeye çabaladıklarını gördük. Bu çalışma ile pandemiyi kıyasladığımızda hastaların yaklaşık %50’ye yakın kısmının hastaneye gelmediğini fark ettik. Bu da tabii ki hastanın; korku ve endişe nedeni ile evden çıkmaması yüzünden olduğunu ve aslında evde daha fazla zarar gördüğünü gösteriyor. Bir yandan da ambulansı arama süreleri uzadı, insanlar ambulansı aramamaya çalıştı. Daha önceki yıl 50 dakika içerisinde ambulansı arayan hastalar, pandemi sırasında 90 dakikada ambulansı aradılar.

Diğer taraftan koronavirüs, kalp ve damar hastalarını tıbbı yönden de etkiledi. Hastaneye yatma derecesinde ağır geçiren hastalarda koronavirüsün kalp kasını etkileyebileceğini gördük. Ancak bu durum sadece koronavirüse has bir özellik değil. Tüm virüs enfeksiyonlarında, daha önce influenza virüsünde de bunu görmüştük. Kalp kasının virüs enfeksiyonu ile tutulduğunu orada bir yangı oluşabildiğini, bunun bazen ilerleyici bazen de geri dönücü olabileceğini biliyorduk. Tabii bu sık bir veri değil, çok seyrek %1’lerin altında bir durum. Ama yine de bu durumun olup olmadığını kontrol etmek için, hastaların göğüs ağrıları olduğu taktirde hastaneye başvurup danışmaları gerekir.

Koronavirüs ile enfekte olan kişilerde kanda koyulaşma olduğuna dair belirtiler mevcut. Kanın koyulaşmasını ve kalp hastalığına sebep olmaması için de kan sulandırıcıları öneriyorlar. Kalp hastalarının da kan sulandırıcı kullanmaları gerekiyor. Her ikisi arasında nasıl bir bağlantı var?

Koronavirüs enfeksiyonu pıhtılaşmaya en çok akciğer damarlarında yol açıyor. Ve akciğerdeki enfeksiyona paralel olarak oluyor bu durum. Yani aslında bu da hastaneye yatan hastalarda daha önceliği olan bir konu. Ayakta koronavirüs geçiren bir kişinin aspirin alması şarttır kuralı yok. Tabii bu fikirler kulaktan kulağa genişleyerek yansıyor hastalara. Buradaki asıl sorun şu: akciğer tutulumu çok ciddi ise pıhtılaşma olayı tetiklenebiliyor. Kan testlerinin yapılması ve doktorun akciğerdeki etkilenmeyi görmesi durumunda verdiği aspirin veya başka bazı kan sulandırıcılar var. Gerekli hastada doktorun tavsiyesi ile kan sulandırıcı ilaç verilebilir, ama bu tek başına bir aspirin değildir. Başka tip kan sulandırıcılar da var.

Covid dışında da kan sulandırıcı kullandığımız birçok durum var. Yeni oral antikoagulan dediğimiz -yeni pıhtı önler- ilaçların ve eskiden kullandığımız vitamin K karşıtı olan Warfarin dediğimiz ilacın bu konuda kullanımı çok yaygındır. Kalp kapak ameliyatı geçirmiş kişilerde yalnızca Warfarin türündeki ilaçlar kullanılabilir. Ama, kapak hastalığı nedeniyle veya o olmadan kalp ritminde bozukluk olan bizim Atriyal fibrilasyon dediğimiz bir ritim bozukluğunda bunların hepsi kullanılabilir. Kalbin içinde bir stent yerleştirilmişse o zaman daha farklı, bizim trombosit dediğimiz kandaki pıhtı oluşturan hücreleri baskı altına alan ilaçlar kullanılır. Yani birkaç çeşit kan sulandırıcı ilaç var, onların hepsinin de amaçları farklı farklı.

Tıbbın Ustaları okuyucuları için eklemek istedikleriniz.

Koruyucu önlemleri, yaşam tarzını, bütün risk faktörlerini çok önemsemek ve risklerden kendimizi korumak gerekir. Bunlar hep uzun vadeli koruyucular. Kalp damar hastası olmanız açısından, bir kolesterol yüksekliğini kaç yıl taşıdığınız önemli. Bazen hastalarımızın ilacı alıp, “kutu bitti” deyip bıraktığını görüyoruz. Halbuki sizin genetik kodunuzda bu kolesterol rakamınız var; o kutunun bitimiyle bu iş bitmiyor. Yani hastaların koruyucu önlemleri dirayetli bir şekilde sonuna kadar sürdürmesi lazım.

Önceki

Tazefikir Metaverse Hizmete Başladı

Sonraki

Roche Diagnostik Türkiye “En İyi İşveren” Ödülü’nün Sahibi Oldu